Kur’an başka bir dile tercüme edilemez mi?

Bir metnin başka dilde bir metne çevrilebilmesi için çeviren kişinin iki dile de tam hakim olması gerekmektedir. Bu durumun zorluğu da bir dilden diğer bir dile herhangi bir metnin tam olarak çevrilmesini adeta imkânsızlaştırır.  Ve metnin türü değiştikçe bu zorluk da artar. Mesela başka bir dile çevirmemiz gereken metin düzyazı ise zorluk derecesi 1 birim diyelim, çevirmemiz gereken metin teknik bir metin ise 3 birim; şiir ise 9 birimdir diyebiliriz.

Hiçbir metnin başka bir dile tam olarak çevrilemeyeceği örneğine bir istisna getirmek itiyorum: Kuran-ı Kerim. Çünkü Kur’an içinde kendi çeviri kılavuzunu da içeriyor. Çeviren eğer kelimelerin izini Kurandan dikkatli bir şekilde takip eder  ve mantık kurallarını da ihmal etmez ise sadece 1 dilde yetkin olması yeterlidir. O dil de Arapça değil; çeviri yapacağı kendi dilidir.

Tabi bu benim iddiam. Daha doğrusu belki bunu iddia eden başkaları da vardır ancak ben bu iddiayı bir başkasından almış değilim. Evet ne söylediğimin farkındayım; bir kişi Kuran’ı başka bir dile çevirmek için Arapçada yüksek mertebelere erişmiş olmak zorunda değildir. Çeviri yapacağı kendi diline tam hâkim olması, Kuran boyunca çevirisini yapacağı kelimeyi iyi analiz etmiş olması ve mantık kurallarını ihmal etmemesi yeterlidir.

Bu iddiamı örneklendirmeden önce ikinci bir iddia öne süreceğim:

Bazen ağzımıza bir şarkı takılır ve şarkıyı yalan yanlış söyleriz: Mesela;

Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle

Türküsünü bir kişi…

Allı turnam bizim EVE varırsan
Şeker söyle kaymak söyle MAL söyle

Şeklinde söyleyebilir. Kişinin bu türküyü bu şekilde SÖYLEYEBİLMESİ aslında özünde dile ve konuya hakim olmamasından kaynaklanır. Çünkü kişi sözleri bu şekilde anlarken mantığını asla devreye sokmamıştır ve bilgi eksikliği vardır. Mesela “el” kelimesini bilmiyordur veyahut biliyordur da “el” kelimesi ile zihninde anlamlı bir bağ kuramadığı; ezberden bu kelimeyi kullandığı için bu kelimenin tam da kullanılması gerektiği yerde bu seçmeyi yapamıyor ve “el” kelimesine söyleniş itibariyle benzettiği başka bir kelimeyi; “ev” kelimesini savrukça kullanabiliyordur. Aynı şekilde, şeker kaymak diziliminden sonra mantık olarak “MAL” kelimesinin gelmemesi gerektiğini sezmiyordur.

Kuran ARAPÇA lisanında vahyolunmuştur bu herkesçe malum. Şöyle bir argüman var: “canım Arap anlamıyor da sen mi anlayacaksın?”

Yani ikinci iddiam odur ki; eğer Arap kişi “yukarıdaki türküyü yanlış okuyan adam” gibi kendi diline yaklaşıyor ise Kuranı gerektiği gibi anlamaz.  Bir İngilizin bir Almanın bir Türkün oturup Kuran üzerinde çalışmasının gerekliliği kadar bir Arabın da Kuran üzerinde çalışması gerekir.

Kuran “incelenmesi” gereken ve inceleme sonunda “apaçık” gerçeği ortaya koyan bir Kitap’tır. Bulunan sonucun da mutlak bir sağlaması vardır: ÇELİŞKİSİZLİK…

Nisa 82: Kuran’ı incelemiyorlar mı? ALLAH’tan başkasının olsaydı onda birçok çelişki bulacaklardı.

Şimdi ilk iddiam ile ilgili bir bulgumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bulgum tartışmaya açıktır ve yanlışlanabilirdir. Fakat izlediğim yöntem konusunda iddialıyım:

78:6 = Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?

78:7 = Dağları da birer kazık kılmadık mı?

Burayı okurken “şeker söyle kaymak söyle MAL söyle” gibi bir durum sezmemiz gerekmiyor mu?

İnceleyelim: Beşik olarak çevrilen kelime: MİM He DAL kökünden gelen bir kelime ve kök itibariyle Kuranda 16 kez kullanılıyor. Arapçada birincil anlamı “çocuk beşiği”. Kuranda “çocuk beşiği” ve “kalınacak/barınılacak yer” anlamlarında kullanılmış. Edebi bir sunum olarak bağlamı içerisinde “döşek” kelimesi ile anlaşılması da hem “beşik” hem de “kalınacak/barınılacak yer” anlamı ile çelişmiyor.

“Kırmızılı turnam” demek varken neden “allı turnam” dendi üzerine düşününüz bu noktada.

Çok derin analizler sunamasam da sanırım MHD kelimesinin asli anlamı olan beşik ve döşek, barınılacak yer anlamları arasındaki ilişkiyi sezdik.

Peki bir sonraki ayetteki kazık ne? Beşikten döşekten bahsettiysek akla “kazık” mı gelmeli, “cibinlik, çadır mı?”

Kazık diye çevrilen kelime Vav Te Dal kökü Kuranda 3 kez geçiyor.

Müfredat Kuran kavramları sözlüğünde çok kısa değinilmiş; anlamı “kazık” olarak verilmiş fakat “kulağın iki direği” gibi bir cümlede “direk” anlamına geleceği de belirtilmiş.

Benim aklıma beşik’ten sonra “direk” anlamının daha makul olacağı geliyor.

Peki bu kelimenin Kuranda diğer iki kullanımına bakalım:

89:10 Ve kazıklar sahibi Firavun’a,

38:12 Onlardan evvel Nûh kavmi ve Âd ve demir kazıklar sahibi olan Fir’avun tekzîp etmişti.

Çok dikkat çekici. Kelime açıklanmıyor fakat bize bir mantık verliyor: Kazıklar sahibi Firavun.

Hatırlayalım Kuran bize neyi öğütlüyordu?

Sizden önce de yasalar uygulanmıştı. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayıcıların sonunun ne olduğunu görün.

De: “Yeryüzünü dolaşın da yalanlayıcıların sonu nasıl olmuş bir bakın.”

Kazık sahibi ifadesini bakalım bazı diğer çevirmenler nasıl çevirmiş: çadırların sahibi, saltanat sahibi…

pppYeryüzünü gezip dolaşanlar (tarihi verileri bilenler) Firavun deyince Piramitleri de anmadan geçemez.

Piramitler ile dağların şeklinin çok benzemesi dikkat çekici değil midir?

Bakın Muhammed Esed “kazık” kelimesini çevirirken (38:12) nasıl bir dipnot kullanmış :

Bir bedevî çadırını ayakta tutan direklerin sayısı, çadırın boyutuna/genişliğine bağlıydı. Bu boyut da, her zaman çadır sahibinin statüsüne ve gücüne göre değişmekteydi: Böylece, güçlü bir kabile reisi için çoğu zaman “sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi” tanımlaması yapılırdı. 

Bu da Ve Te Dal kelimesini çevirirken “kazık” değil de “çadır” kelimesinin kullanılmasının gerektiği argümanımı güçlendiriyor.

O halde “yeryüzünü barınacak yer” kılan Allah dağları da bize “çadır” kılmıştır. Dağların neden “çadır” olduğu konusu da “yeryüzünde gezilerek” yani konu üzerinde bilimsel araştırmalar yapılarak ulaşılabilecek bir sonuçtur.

Ekleme ( 16.05.2017)  İlgili linkte güzel bir çalışma var: LİNK 

Share