Kuran’da vücuh ve nezair mi var?

Kuran’da vücuh ve nezair mi var?

Sevgili “ben Kuran’ı yalnız Kur’an ile anlarım” diyen dostlar. Bu yazı size.

Çünkü “rivayetler olmadan Kur’an anlaşılamaz” diyenler kendi içlerinde oldukça tutarlıdır. Kavl’lerine sadık davranıyorlar. Siz “ben Kuran’ı yalnız Kur’an ile anlarım” deyip “rivayetler olmadan Kur’an anlaşılamaz” diyenlerle kıyasıya bir mücadeleye girişiyorsunuz ancak mealleriniz yüzde 99 oranında aynı.

Bu yazıda bir örnek daha sunalım:

6:82 ayeti şu şekilde:

Elleżîne âmenû

velem yelbisû îmânehum bi zulmin

ulâ-ike lehumu-l-emnu vehum muhtedûn

Şimdi bazı meallere bakalım:

Önce “rivayetlersiz olmaz diyenlerden”

İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle (şirkle) kirletmeyenler var ya; işte onlardır güven içinde olacak olanlar. Çünkü onlar doğru yolu bulmuşlardır.

Burada mealveren zulüm kelimesinin yanına bir şirk parantezi eklemiş. Acaba neden?

İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

Bakın bu mealde de şirk kelimesi parantez içerisinde eklenmiş.

Onlar ki iman edip imanlarını zulüm [¹] ile karıştırmamışlardır, işte emn-ü itimat onlara mahsustur, onlar doğru yolu da bulmuşlardır.

[1] Masiyet veya şirk.

Bakın yine “şirk” diye dipnot düşülmüş.

Şimdi de “Yalnızca Kur’an” diyenlerden.

Bakın bu da Edip Yüksel meali.

İnananlar ve imanlarını bir zulümle bulaştırmayanlar güvenliği hakketmişlerdir ve onlar doğruyu bulmuşlardır.

Kendisi parantez içerisine şirk yazmamış ama bakın ayet dipnotuna ne yazmış:

Şirk, yani çeşitli biçimlerle Tanrı’ya ortak koşmak, Kuran’da zulüm olarak tanımlanmıştır (31:13). Peygamberin kendisine şefaat edeceğine inanmak veya türbelerden yardım dilemek, namazlarda Allah’ın isminden başka isimleri zikretmek, dinin kaynağı olarak Kuran’a başka kitapları ortak koşmak gibi Kuran’da anlatılan putperestlikten sakınmalıyız.

Erhan Aktaş mealine bakalım:

İman etmiş ve imanlarına zulmü¹ bulaştırmamış olanlar var ya işte emniyet içinde olanlar da hidayete ermiş olanlar² da onlardır.

Bakın meal dipnotunda ne var? “1- Şirk. 2- Doğru yolu bulanlar.”

Şimdi de yalnızca Kur’an ama rivayetlersiz de olmaz diyen Mehmet Okuyan’ı okuyalım:

İman edenler ve imanlarına herhangi bir [zulüm] (şirk) bulaştırmayanlar var ya [*]işte güven onlarındır ve onlar doğru yola ulaştırılmışlardır.

Hz. Muhammed’in, Lokmân 31:13’ten delil getirerek buradaki zulm’ün “şirk” olduğunu belirttiği rivayet edilmiştir (Buhârî, Tefsîru Sure-i En‘âm, 3).

Mehmet Okuyanın dipnotunu desteklemek için bir kaynak:

Kur’an’daki bazı kelimelerin farklı anlamlara geldiği ve bu farklılıklara dikkat edilmesi gerektiği eskiden beri bilinen bir husustur. Ebü’d-Derdâ’dan mevkūf tariki meşhur olan, ancak zayıf ve merfû tariki de bulunan bir hadiste şöyle denilmektedir: “Kişi Kur’an için birçok vücûhu göz önünde bulundurmadıkça tam mânasıyla anlayış sahibi olamaz” (Mukātil b. Süleyman, neşredenin girişi, s. 19; Abdürrezzâk es-San‘ânî, XI, 255; İbn Abdülber en-Nemerî, II, 45). Hz. Peygamber’in En‘âm sûresinin 82. âyetindeki zulüm kelimesini “şirk” ile tefsir etmesi de (Buhârî, “Tefsîr”, 31, 2) vücûhun sünnetteki dayanaklarına örnek gösterilebilir. Öte yandan Hz. Ali, Hâricîler’e sözcü olarak gönderdiği İbn Abbas’tan, Kur’an’ın birçok veçhe/mânaya gelme ihtimali bulunduğu için onlara sünnetten delil getirmesini istemiştir (Süyûtî, II, 122). Âyetlerde geçen lafızların farklı mânalara gelebileceğine dair tâbiîn âlimlerinden de görüşler aktarılır. Meselâ Saîd b. Cübeyr, Kur’an’da af (afv) kelimesinin “bağışlama, harcamada orta yolu tutma ve ihsanda bulunma” şeklinde üç anlamının bulunduğunu söylemiştir (a.g.e., II, 138). Vücûh ve nezâir konusu gerek âyetlerde geçen kelimelerin benzerlik ve farklılıklarının tesbiti, gerekse Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri ve âyetlerin doğru anlaşılması açısından büyük önem taşır.

İlgili yazının tamamı: https://islamansiklopedisi.org.tr/vucuh-ve-nezair

Bir başka kaynak:

Dillerin yapısal bir özelliği olarak bazı kelimeler zikredildiği siyaka göre farklı anlamlara gelebilmektedir. Bu tür kelimelerin ve ifade ettiği farklı anlamların bilinmesi Kur’an’ın yorumlanmasında ve tercüme edilmesinde dikkate alınması gereken bir husustur. Tefsir literatüründe, içerisinde bu tür kelimelerin tespit edilip farklı anlamlarının zikredildiği eserler vücûh ve nezâir genel adıyla anılır. Bir kelimenin, zikredildiği farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılması vücûh, aynı anlamda kullanılması nezâir terimleriyle ifade edilir. Günümüze ulaşan ilk tefsir eserinin yazarı Mukātil b. Süleyman’ın (öl. 150/767) aynı zamanda el-Vücûh ve’n-Nezâir isimli bu alanda yazılmış müstakil ilk çalışmayı da yapmış olması Kur’an’ın doğru anlaşılması hususunda konunun önemini gösterir. Tefsir ve Kur’an çevirileri alanında çalışma yapanların bu literatürü öncelikli olarak incelemesi beklenir. Kur’an-ı Kerîm’in farklı yerlerinde farklı anlamları ifade eden bu tür kelimelerin tutarlılık adına hedef dile tek bir anlamı esas alınarak çevrilmesi âyetlerin gerçek anlamlarının ortaya çıkmasına engel olacaktır. Kur’an çevirilerinde bu alanın önemini göstermesi açısından bu çalışmada vücûh ve nezâirin Kur’an çevirilerine etkisi “sebîl” kelimesi örnekliğinde incelenecektir. Kelimenin Kur’an’da farklı anlamlarda kullanıldığı yerler tespit edilecek ve nasıl çevrilmesi gerektiği bu çerçevede değerlendirilecektir.

Kaynak: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1014014#:~:text=Tefsir%20literat%C3%BCr%C3%BCnde%2C%20i%C3%A7erisinde%20bu%20t%C3%BCr,kullan%C4%B1lmas%C4%B1%20nez%C3%A2ir%20terimleriyle%20ifade%20edilir.

Parçaları birleştirebiliyor musunuz?

“Ben mealler yüzde 99 aynı kaynaktan beslenir ve bu oranda aynıdır” derken uydurmuyorum!

Gördüğünüz gibi ayette geçen “zulüm” kelimesinden kastın “şirk” olduğuna dair 3 nazariyede de bir hassasiyet var.  Bu hassasiyet nereden geliyor? Örneğin, yalnızca Kuran diyen Edip Yüksel ve Erhan Aktaş’ın bu hassasiyeti nereden geliyor? Diğer meallerde böyle bir hassasiyet olması doğal, çünkü rivayetlerde bu konuda bir bilgi var. Fakat mesela Edip Yüksel’in durduk yere Kuran’da geçen 31:13’e atıf yapmasının sebebi nedir? Kuran’da geçen diğer zulüm kelimesi kullanımlarında böyle bir hassasiyet yokken neden bu ayette vardır?

Elbette 31:13 ayeti “zulüm” ve “şirk” kavramına bir açılım getirmiş. Bu gayet doğal. Çünkü Kuran bunu hep yapar. Bazen böyle doğrudan bazen daha “düşünerek bulma/hikmet” çerçevesinde.

Sorumuz şu. Edip Yüksel ve Erhan Aktaş’ın durduk yere bu ayette geçen zulüm kavramına “şirk” açıklaması yapmaları ile bu konuda rivayet olması arasında ilişki var mı yok mu? Bu bir tesadüf mü? Ayette zulüm kelimesini görünce “bu zulüm ne ola ki” diye kafamızda derin bir boşluk mu oldu da ikisi birden “burada zulüm şirktir” deme gereği duydular?

Takdiri size bırakıyorum.

Bu konu belki bugüne kadar hiç dikkat çekmemiş ve  tartışılmamış bir konu.

Ama örneğin, aşağıdaki kavramları “Kuran’ın açıkladığını” iddia edince hemen “kavramlar çeşitli yerlerde bağlama göre çeşitli anlamlara gelebilir, bu dilin doğası” savunusu yapılıyor.

Nisa

Rical

Zeker

Ünsa

Ziynet

Mümin/Müminat

İmrae/İmraat

Salat

Savm

Zekat

Sadaka

Dua

Secde

Rüku

Tesbih

Nüsuk

Akif

Beşer

Sariqa ve sarikat

Darabe

Zeyd

Ba’al

Fir’avn

Maun

Peki neden? Kuran’ı Kuran’ın açıklayıp açıklamadığını en azında denemek gerekmez mi?

Ortaya çıkan anlamı gördüğü halde bunu kabullenmeyip hala ısrarla “hayır tüm dillerde vücuh ve nezair vardır, Arapçada da vardır” diye ısrar edenlere son soru:

BU KİTABIN SAHİBİ, BU KİTABIN KAVRAMLARINI SADECE KİTAP İÇERİSİNDE AÇIKLAMIŞ OLAMAZ MI? BÖYLE BİR İHTİMAL HİÇ Mİ YOK.

Fiiliyatta “yok” diyorsunuz.

Ama yine de soralım:

Sizin “canım dilin doğası, kelimeler farklı ayetlerde farklı anlamlara gelebilir” iddianız ile “Kuran’ı rivayetlersiz anlamayan”ların sonuçları her nedense hep aynı… Neden?

Söz savunmanın…

NOT:

Ayett geçen “libas” kelimesinin de aynı kökten geldiği “yelbisü” kullanımını bu yazıda irdelemedik. Önce bir Kuran’a gerçekten güvenmesini öğrenelim gerisi daha kolay.

8 thoughts on “Kuran’da vücuh ve nezair mi var?

  1. kelimeler farklı ayetlerde farklı anlamlara gelemez diyorsun iyi hoş diyorsun da O zmn Kur’an da ki darabe kelimesinin ayetin bağlamına ve fiiline göre değişmemesi gerekiyorsa bir âyette yola koyulmak, vurmak,ayrılmak anlamlarını red edersen ayeti yola vurmak, yola ayırmak, yola darbe indirmek olarak anlaman gerekir. Kur an da ztn ayetin bağlamına ve anlatılan metne göre kelimenin anlamının değişebileceğini kanıtlıyor. Eğer öyle olmasaydı dediğin gibi herkes ayetin bağlamına ve ne anlatmaya çalıştığına bakmadan aynı anlamı kullanırsa ortaya anlaşılmayan mantıksız kelimeler çıkar

    1. Darabe kelimesinde kafalar karışıyor daha net bir örnek vereyim:

      İddianıza göre, bağlama göre mesela “dua” kelimesini kullanması gerekirken tutup “salat” kelimesini kullanacak biz de ona “bağlama göre burada kastedilen dua’dır diyeceğiz…

      Sonra da “ortaya anlaşılmayan mantıksız kelimeler” çıkmamış olacak öyle mi?

      Bu kitabın anlaşılması yeteri kadar karıştırılmış artık yeter ne olur şu karışıklığı savunup durmayın da gelin doğru bilgiye hep beraber kavuşalım.

      1. Beni yanlış anladınız, yazdıklarınıza katılıyorum ama darabe kelimesi farklı ayetlerde konuya göre anlamının değiştiğini görünce kafam karışıyor…dediğiniz gibi Kuran da ki çoğu kelimeyi tahrifat etmişler özellikle en çok tahrif edilen kelime salat kelimesi.Salat ve dua zaten arapça.Arapça bir kelime, arapça bir kelime ile çevrilemez çok mantık hatası var burada.Namaz zaten Türkçe bir kelime değil bununla da çevrilemez.Bundan dolayı uygulamaya, uydurma rivayet ve hadislere bakılıyor. Bazıları da ellerini ovuşturarak hani “her şey Kur’an da var” Diyordunuz?…Ne oldu gibisinden keyifleniyorlar.. Bir çok ayette salatın fiziksel bir ibadet olmadığı anlaşılıyor. Allah ve melekleri peygambere salat ediyor diye ayet var mesela salat namaz ise burada da namaz olarak çevrilmesi gerek ama destek veriyor diye çevrilmişler . Ben de arapça bilmiyorum ama Kuran dan anladığım kadarıyla salat kelimesi bir şeyi bırakmamak, takip ettiği ve etkileşim de bulunduğu bir şeyi sürekli tekrarlamak anlamında yani kısaca vahiyle etkileşim de bulunmak insanlara tebliğ edip,vahiyle buluşturmak. Cuma suresinde salata davet ettiğin de namaz değilde, O gün kurulan pazar mıdır,panayırmıdır,gelen kalabalığa hitap etmek isteyen Peygamberimize yardıma çağırıyor, peygamberin işi bitince alışverişe devam edin diyor.

        Secde kıyam ve rüküda fiziksel bir eylem değil daha çok zihinsel bir eylem gibi anlaşılıyor ayetlerden mesela Bir ayette “girdiğiniz kasabanın kapısından geçtiğiniz de secde edin” Yazıyor. bu,kasabanın giriş kapısın da diz çöküp yere eğilip secde edin anlamında fiziksel bir eylem değil, kasabaya boyun eğin yani kurallarına uyun saygısızlık yapmayın kargaşa çıkarmayın anlamın da.

      2. Kuran da salat namaz anlamında kullanılmıyor ama Cumhur Erenturk’un salat kavramıinin kökeni adlı videolarında gerek İbranice de gerek akadca da gerek hintcede eğilmek bükülmek ibadet etmek manasına geldiğini açıklıyor ve bunu açıklarken de dünyaca ünlü dil uzmanlarınin çalışmalarini referans gösteriyor.Benim kafamı karıştıran şey de eski dinlerin hepsinin bozulmadan önce Allahtan geldiğine inanıyorsak salat namaz gibi bir ibadet değilse muslumanlardan önceki toplumlar neden namaz kılıyordu?

        Youtubda bu adamın kanalını gördüm ve bana salat hakkında kafama en çok oturan anlatım bu geldi
        👇👇👇
        https://youtu.be/Mok5RY1PsKE?si=KBX04Zp3PH2QXG6P

        1. https://gerceginkitabi.wordpress.com/2024/02/03/kurandaki-salat-ve-namaz-arastirmasi-4-1-salatin-namaza-donusumu/

          Gerceğin Kitabı yazı dizisi olarak konuyu inceliyor. Sorularınıza cevaplar bulabilirsiniz.

          Ben konuyu şöyle inceliyorum: Kuran’da salat ve etrafındaki kavramları incelersek ne anlıyoruz?

          Cumhur Erentürk’in tüm iddialarını biliyorum. Beni tatmin etmiyor. Ben Kuran’a güvenmek zorundayım. Etimolojiler filanolajiler falanolojiler ile bu Kitab’ı açıklamaya kalkarsak her yere çekebiliriz. her şeye uydurabiliriz.

          1. Siteni 6 aydır keşfettim ve bende senin gibi ayetleri karşılaştırarak Kuranın ne demek istediğini anlamaya çalışmak için salat kelimesini araştırdım. okuduktan sonra düşünceni söylersen çok sevirinirim 🙏

            Ankebut 45 te : Kitabı oku ve salat et diyor.Yani Kurandaki ayetleri (emirleri) oku ve onu takip et ona uy anlamında. Bu ayetten Salat edenin Allahın kanunlarını yakından takip edip onu hayatına uygulayan kişi olduğu anlaşılıyor.
            Meryem 59-60
            Sonra onların ardından öyle nesiller türedi ki salatı (Allahın emirlerini takip etmeyi) bıraktılar ve kendi şehvetlerini takip ettiler
            Hud 85
            Ey şuayb atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemizi sana salatın (takip ettiğin) mi emrediyor?
            Yani şuayb onlara ilahi emirleri getirdi kavmi de ona ; senin salatın mı takip ettiğin mi sana bunu emrediyor? diyor
            Bir de doğru mu bilmiyorum çok büyük bir delil buldum.Çoğu kişi namazın, Kuran da belirli saatler de yapılan bir ibadet olduğunun kanıtı olarak Hud 114 ve İsra 78 i delil olarak öne sürüyor.

            Ayetin Arapça ve İngilizce çevirisine baktım ve iki ayet de tekil formda ki ‘ikame’ kelimesi ile başlıyor. Çoğu namaz kıl diye çevirmiş eğer çoğul ise namaz kılın olması gerek mıyor mu??
            Bazı çevirilerde (Ey Muhammed) diye eklemişler.
            Kanaatimce Salat vakitleri için delil aslında bu ayetlerin kendisin de ve bağlamında bulunmakta . Bu da demek oluyor ki bu ayetler ilk olarak Elçiye hitap etmekteydi. Kuran’a göre elçinin görevi vahiyi insanlara iletmek bu da ayetlerde geçen zaman da olmuştur. Çünkü vahiy devam ediyordu Kuran ayetleri de bir tek Resuldeydi ve Tahrifat için insanlara dağıtılmıyordu. O yüzden Salat vakti Elçinin insanlara belirli vakitlerde buluştuğu zamanlardı. Ayette ki vakitlerde İnsanlara Kuranı okuyabilir böylece insanlar Allahın yasalarını takip etmek için bir imkanı oluyordu . İşte bu nedenle buna da salat deniyordu.
            İsra suresi 105- 110 arası anlatılan Kur’an-ın vahyin insanlara okunması ve 110 ‘da Elçiye ” Salatın da (Takip ettiğin Kuranı anlatırken) sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. Güzel bir ses tonuyla tebliğ yap diyor. Sence bulgularım doğru olabilir mi??

  2. Değinilmesi gereken önemli bir mesele de Kuran’da geçen salatin genel bir kavram olması.
    Birden fazla salat çeşidi var .
    87:15 Allahı hatırladı ve salat etti (onu takip etti)
    Bu insandan Allaha olan salat çeşidi
    Saladın başka çeşidi de Allahın insana olan salatı
    33:56 Allah ve melekleri Nebi’ye salat ederler
    Buradan ise Allahın ve meleklerin Nebi yi desteklediği çıkarımı yapılabilir.
    Üçüncü tip salat da Ayetin devamın da görünüyor
    ‘Ey inananlar Nebi’ye salat etmelisiniz(onu destekleyip,takip etmelisiniz)
    Buradan da insanlar arası salat çıkarımı yapılabilir.
    Burada bi tür destekleşme var ve bu salatın kapsayıcı bi kavram olduğunu gösteriyor.
    İnsandan, Allaha, Allah tan, İnsana, İnsanın da insana salatı var.Yani metnin bağlamına göre farklı tip salat manaları veriliyor.
    2:238 : Yakından takibini (salavatını/çoğul) koru
    Salavatın bura da çoğul kullanılması bunun 2 den fazla olduğunu belirtir. Çoğul olmasının sebebi ritüel namaz değil, Kur an da bahsedilen 3 veya daha fazla salat çeşidene atıftır.Basitçe bu ayeti bağlamı ile okursak bir önceki ayetler de (2:221-237 ) evlilik, aile ve boşanma ile alakalı hükümler içerdiğini görürüz. Pasajdan, ayetlerin bağlamından anlaşılacağı üzere salavattan kasıt bizlerin bu konulardaki emirleri yakından takip etmemiz gerektiğidir.
    Nisa 102 ‘de anlatılan bugün bilinen namaza karşı gelmektedir. Burada ki secde gerçekten yere kapanmak olduğunu farz edip okursak daha da netleşiyor:
    102: Sen de (tekil)içlerinde bulunup, onlara salatı ikame ettirdiğin zaman(hala tekil) onların bir kısmı(tekil) beraber salata dursun ve yanlarına silahlarını alsınlar. Ve onlar secde ettiğin de”
    Hepiniz secde ettiğin de demiyor onlar diyor yani lider secde etmiyor ‘Daha sonra arkanıza (çoğul)geçsinler’ Ne oldu? Ani bir özne değişimi? Onlar lider hariç yere kapandı,Bu klasik namaz anlayışına ters .Ben ayetten bunu anladım : Burada ki secde savaş ortamındayken salat vakitlerin de verilen kurallara boyun eğmeyi ifade ediyor. Ayette geçen ‘varaikum’ kelimesi, birinin başka bir insanı göremeyeceği bir pozisyonda bulunması anlamına geliyor.Ben bura da bu kelimeye ‘sizi örtsünler’ anlamı verdim. ” Sende içlerin de bulunup salatı ikame ettiğin vakitlerde onların bir kısmı silahlarını yanına alarak senin yanına gelsin ” Örneğin ortada bir lider var ve askerler silahlarını alıp yanına geliyor. Allahın sözünü işitecekler.Allahın sözüne boyun eğecekler ve ayrılacaklar.Sonra başka bir grup daha gelecek ve bu tekrarlanıcak. Emirlere boyun eğdiklerin de yerlerine geri çekilip salat edenleri koruyacaklar. Kısacası Savaş sırasın da salat vakitleri dönüşümlü yapılıyordu. Nisa 103 te “Güvendeyseniz salatı ikame etmeye devam edin” Demesinin nedeni bu.

  3. Evet Zehra! adının bu olduğunu çıkarsadım ama değilse çok çok özür dilerim.
    Düşüncelerine sıcak baktım, yani anlamış olduğun gibi anlıyorum bende, her ne kadar bu vahiylerin indiği zamanın arka planını bilmesekte işin içinde “silahlarınız” şeklinde bir ifade var ise bunun şavaş ortamı yada birilerinin saldırısına uğrama tehlikesi olduğu bir ortamdan bahsedilebilir, geleneksel inanca sahip olanlar bu ayetleri şavaş ortamında namaz olarak görüyorlar ve Muhammed nebi bir gruba namaz kıldırırken diğer bir grubun namaz kılanları zayıf ve savunmasız görünmemek ve tetikte olmak için koruduğu, namazını kılan grubun öbür grupla değişim yapıp kılmayanların namazını kılmasını emreden ayetler olarak nitelendiriyorlar, eğer “salat” namaz olarak inanılmış ise detaylara bakılmaksızın öyle anlaşılır ve üzerinde istediğiniz kadar tartışın Nuh der Nebi demezler.
    Benimde şöyle bir düşüncem var, bu ortam tam bir savaş ortamı değil bence, savaşın tam ortasında (ki o zamanlar savaşlar ğögüs göğüse kılçla birebir yapılırmış) o kargaşada, can pazarında “salat” da olmaz “namaz” da, düşman anında çöker namaz falan anlamaz, bu durumda bu ortamın “salat” yada “namaz” için kısıtlı da olsa müsait bir ortam ama tetikte olunması gereken bir ortam olduğu anlaşılıyor, bizim türk tarihindeki cepheden cepheye ateş ederek yapılan savaşlar gibi değil, atalarımız cephede siperde namaz kıldıkları anlatılır hatırlarsanız, bunu da işte bu ayetlerden dolayı yapmış olmalılar.
    Düşünülmesi gereken şu; bu ortamda bizim anladığımız anlamda “salat” fayda olarak ne sağlar? “namaz” anlamında ise ne sağlar?
    Her ikisinide Rabbimiz emretti direk emre itaat olarak yaparız deyip yapmak mı söylenendeki kasıt yoksa bir amaç ve sonuç için mi söylendi?
    “namaz” olarak kabul edildiğinde sadece Rabbimizin emridir deyip namazı kılıp o anki durumun gereğine devam edilir, savaşsa savaş, tetikte beklemekse beklemek.
    “salat” olarak kabul edildiğinde (salat: Rabbimizden gelen vahye öncelikle secde etmek yani özümsemek, gelen vahyi kendimize görev olarak yüklenmek, yükümlülüğünü yerine getirmek, bunun bizim Rabbimizden geldiğinin değerini bilerek sorumluluk olarak almak, sorumluluğu yerine getirmek için her türlü can ile mal ile katkıda bulunmak, bunun bir “zikir” olmasından dolayı sürekli zihnimizde tutmak ve yeri geldiğinde buna göre amel etmek) aldığımız vahiy bilgisi ile duruma devam etmek, Allah’ın inananlarla beraber olduğunu ve yardım ettiğinin bilinci ve güveninde olmakla kazanılan moral ve motivasyon sonucu yapılan şeyde başarılı olmak.
    Evet şeçim sizlerin, hangisi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*