Bir çeviri problemi : Hac 15 ve Maide 33

Bu soruya cevap arayabilmek için öncelikle Kur’an çevirilerinde çelişkili anlamlandırmalar var mıdır, yok mudur, bir araştırmacı olarak bu konudaki çarpıcı bir bulgumu paylaşmak istiyorum. Ondan sonra esas değinmek istediğim konu hakkındaki bulgumu paylaşacağım.: Kur’anda yazan “el ve ayakların çaprazlama kesilmesi” ifadesi.Ancak bu yazıda, şimdiye kadar izlediğim metodolojiden biraz sapacağım; çünkü amacım “bu kesin olarak budur” diye bir sonucu işaret etmekten çok, insanın biraz gayret ederek ne gibi sonuçlara ulaşabileceğini gösterebilmek olacak. Bu yüzden yazının mahiyeti daha çok çevirileri karşılaştırmak yönünde olacak.

Lütfen yazının devamında yer alan dört ayeti dikkatlice okuyunuz. Devamında 15. ayet hakkındaki çevirilerden örnekler sunacağım. (İlk dört ayet için kaynak Diyanet İşleri Meali)


Hac Suresi 11-12-13-14

11. İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.

12. O, Allah’ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir.

13. Zararı faydasından daha yakın olana tapar. O (taptığı) ne kötü yardımcı, ne fena yoldaştır!

14. Muhakkak ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.


Şimdi de 15. ayete nasıl anlamalar verilmiş bakalım:

Hac 15.Allah’ın ona (peygambere) dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra (kendini intihar edip) boğsun da baksın bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?

Hac 15. Kim ki, Allah, Peygambere dünyada ve ahirette asla yardım etmez zannediyorsa, hemen yukarıya (evinin tavanına) bir ip uzatsın, sonra intihar etsin (boğulsun) de baksın, yaptığı bu iş, kendini öfkelendirmekte olan Allah’ın (Peygamberine) yardımını giderecek mi? (Çatlasa, patlasa, yine de Allah, Peygamberine, hem dünyada hem ahirette zafer verecektir.)

Hac 15. Kim Allah’ın, dünyada ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa öfkesini gidermek için göğe bir sebep(ip)le uzansın, sonra (ayaklarını yerden) kessin de baksın, bu çaresi, öfkelendiği şeyi giderebilecek mi?

Hac 15. Kim Allah’ın dünyada ve âhirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa; bir sebeple göğe uzansın, sonra öteki ilişkilerini kessin de bakıversin: Oyunu, öfkelendirdiği şeyleri gerçekten giderecek mi?”

Hac 15. Kim dünyâda da, âhiretde de ona (o peygambere) Allahın asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa (evinin) tavan (ın) a bir ip uzatsın, sonra kendini (yerden) kes (ib boğ) sun da bir baksın, (bu) hıylesi onun öfkelenmekde olduğu şey’i behemehal giderecek mi?!

Hac15. Kim, Allah’ın ona, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir araç uzatsın, sonra kessin de bir baksın; kurduğu düzen, onun öfkesini giderebilecek mi?


Anlayan veya önceki dört ayetten sonra bir mantık bütünlüğü kurabilen varsa el kaldırsın.

Hemen bir sonraki ayeti de paylaşıp bir soru soralım:

Hac.16 İşte böyle biz, Kur’ân’ı apaçık âyetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah dileyeni doğru yola iletir.

Bu farklı anlamlandırmalarla, parantez içindeki yönlendirmelerle neden bizim kafamızı allak bullak ediyorsunuz?

Peki bu anlam karışıklığı nereden kaynaklanıyor? Arapça bilmememe rağmen yaptığım araştırmalar sonucunda bulgum odur ki, tüm bu karışıklık önceki 4 ayetin anlam bütünlüğüne bakmadan ve 15. ayete geçen “yensurahu” daki “hu” zamirini -sebebini çözemediğim” peygambere göndermek hataları ile başlıyor. Ondan sonra da parantez içlerinde ipler, çatılar, tavanlar, boğmaklar, asmaklar….

Şimdi şu son çevirilere önceki 4 ayetin anlamlarını da düşünerek bir bakalım:


Kim Allah’ın dünya ve ahirette kendisine yardım edemeyeceğini sanıyorsa göğe (Allah’a) doğru yönelsin ve sonra (umut bağladığı diğerlerinden) umudunu kessin de uyguladığı bu planın, kendisinin canını sıkan her şeyden kurtarıp kurtarmadığına bir baksın.

Kim dünya ve ahirette kendisine yardım edemeyeceğini sanıyorsa Allah’ın bir sebeple elini göğe açsın aynı zamanda diğer ilişkileri kessin o zaman baksın onun başvurduğu bu çare kendisini bunalıma sokan şeyi giderecek mi gidermeyecek mi görsün.


Hac.16 İşte böyle biz, Kur’ân’ı apaçık âyetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah dileyeni doğru yola iletir.

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Yukarıda yer verdiğim çarpıcı örnekten sonra şimdi de Maide Suresi 33. ayet :

Allah’a ve Resûlü’ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab vardır.

Çevirilerin tamamına yakını bu şekilde.

Bu konuyu “el” kelimesi üzerinden incelediğimde şunu gördüm ki: Kur’an’da “el” kelimesi büyük çoğunlukla “sağ el” olarak kullanılıyor ve ağırlıklı olarak aslında Türkçede bizim “deyim” diye karşılık verebileceğimiz bir kullanım kalıbı içerisinde kullanılıyor.

Enfal 51: İşte bu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir, yoksa Allah kullara zulmedici değildir.

Öte yandan “ellerin ve ayakların çaprazlama kesilmesi” ifadesi ilginçtir diğer ayetlerde Firavun’un bir ifadesi olarak bize bildiriliyor.

Yazımı, ilgili ayetin çevirisinde bir dipnotla Muhammed Esed’in nasıl bir açıklama getirmiş olduğunu paylaşarak bitirmek istiyorum. 

Klasik müfessirlerin çoğunluğu, bu pasajı bir şer‘î hüküm olarak değerlendirir ve bu nedenle şöyle yorumlarlar: “Allah’a ve Elçisi’ne savaş açan ve yeryüzünde fesadı yayanların cezası, onların öldürülmeleri, yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi yahut yeryüzünden sürülmeleri olacaktır: bu, onların bu dünyadaki zilletleridir.” Ancak metin, aşağıdaki sebeplerle, bu yorumu teyid etmemektedir: (a) Bu cümlede geçen dört edilgen fiil -“öldürülme”, “asılma”, “kesilme” ve “sürülme”- geniş zaman kipindedirler ve bu şekilde iken gelecek zaman veya emir halini ifade etmezler. (b) Yukattelû formu, sadece “onlar öldürülüyor” yahut (müfessirlerin yaptığı gibi) “onlar öldürülecek” anlamlarını ifade etmez; tersine -Arap gramerinin temel bir kuralı gereğince- “onların büyük kısmı öldürülüyor” anlamını gösterir; aynı şey yusallebû (“pek çoğu asılıyor”) ve tukatta‘a (“büyük kısmının kesilmesi”) fiilleri için de geçerlidir. Şimdi eğer bunların “emredilmiş cezalar” olduğuna inanırsak, bu, “Allah’a ve Peygamberi’ne savaş açanlar”ın -tamamının değil- büyük kısmının bu şekilde cezalandırılması gerektiğini gösterirdi: Ancak bu, İlahî Kanun-Koyucu’ya (Şâri‘) atfedilemeyecek olan bir keyfîlik varsayımıdır. Ayrıca, eğer “Allah’a ve Peygamberi’ne savaş açan” taraf, yalnızca bir kişiyi yahut birkaç kişiyi kapsıyorsa, “büyük kısmı” emri ona veya onlara nasıl uygulanabilir? (c) Dahası, yukarıdaki ayet şer‘î bir hüküm olarak alınacaksa, “onlar yeryüzünden sürüleceklerdir” ibaresinin anlamı ne olabilir? Bu nokta, gerçekten müfessirleri büyük ölçüde şaşırtmıştır. Onların bir kısmı, mütecavizlerin “[İslam] topraklarından çıkarılmaları” gerektiğini düşünmüşlerdir: ama Kur’an’da “yeryüzü” (arz) teriminin böyle sınırlı bir anlamda kullanıldığının örneği yoktur. Diğerleri de, suçluların, “yeryüzünden çıkarılmaları” anlamına gelecek bir yeraltı zindanına hapsedilmeleri gerektiği görüşündedirler. (d) Son olarak -ve yukarıdaki ayetin bir “şer‘î emir” şeklinde yorumlanmasına karşı en güçlü itiraz olarak- Kur’an, kitlesel asılmaya ve kitlesel imhaya işaret eden tamamen aynı ifadeleri (ama bu defa geleceğe yönelik kesin bir niyet ile) Firavun’un ağzından müminlere karşı bir tehdit olarak nakleder (bkz. 7:124, 20:71 ve 26:49). Firavun, Kur’an’da her zaman kötülüğün ve Allah’ı inkarın tipik örneği olarak tanımlandığından, aynı Kur’an’ın başka bir yerde “Allah’ın düşmanı” olarak vasıflandırdığı bir kişiye izafe ettiği ifadelerin aynısı ile bir ilahî kanunu yürürlüğe koyması düşünülemez. Kısaca, müfessirlerin yukarıdaki ayeti “şer‘î bir hüküm” olarak yorumlama gayretleri, bunu iddia eden isimler ne kadar büyük/saygın olursa olsun, kesinlikle reddedilmelidir. Diğer taraftan, ayeti -okunması gerektiği gibi- geniş zaman kipinde okursak gerçekten ikna edici bir yorum hemen kendini ortaya koyar: çünkü, bu şekilde okunduğunda ayet, hemen bir durum tesbiti olarak kendini gösterir -“Allah’a karşı savaş açanlar”ın hak ettikleri cezanın kaçınılmazlığının bir ifadesi. Onların ahlakî yükümlülüklere düşmanlıkları, bütün dinî/manevî değerlerini kaybetmelerine yol açar; ve sonuçta düştükleri uyumsuzluk ve “sapıklık”, aralarında dünyevî kazanç ve güç uğruna hiç bitmeyen bir çatışmayı teşvik eder; birbirlerinden çok sayıda insan öldürürler ve birbirlerine büyük ölçüde işkence eder ve sakat bırakırlar ve sonuçta bütün bir toplum silinip gider veya Kur’an’ın belirttiği gibi, “yeryüzünden sürülürler.” Sadece bu yorum, ayette geçen bütün ifadeleri tam anlamıyla dikkate almaktadır -aşırı şiddet fiilleriyle bağlantılı “büyük kısmı” kaydı, “yeryüzünden sürülme” ifadesi ve, son olarak, bu dehşetin “Allah düşmanı” Firavun tarafından kullanılan terimlerle ifade edilmiş olması.

Share

5 thoughts on “Bir çeviri problemi : Hac 15 ve Maide 33

  1. Merhaba,

    Kuran Turkçe mealini okurken, elleri ayakları çapraz kesmek nedir diye internette ararken web sitenize ulaştım. Okuduğum kadarıyla ciddi anlam karmaşası yaratan birçok ayet mevcut ve insanın aklını karıştırıyor. Sizden ricam, bu sayfada anlattığınız şekilde bir çeviri tavsiye eder misiniz?

    Selametle..

    1. Merhabalar,

      Çevirileri karşılaştırmalı olarak okumanızı tavsiye ederim.

      Parantezlerle anlam saptırması yerine dipnotlarla neden öyle çevirdiğini açıklayan çeviriler daha faydalı oluyor. Edip Yüksel ve Muhammed Esed çevirileri bu bakımdan benim örnek verebilirim. Duru bir Türkçe kullanması bakımından Ali Rıza Safa çevirisi de son zamanlarda fark ettiğim bir çeviri oldu.

      Ama doğrudan “şu çeviri” diye tavsiye edeceğim bir çeviri yok. Benim tercihim karşılaştırmalı okumak, biraz üzerinde durup sabırla çalışırsanız zamanla doğru anlamlara ulaştığınızı göreceksiniz. kelime analizi yapmaya izin veren online siteler bu konuda çok yardımcı.

      Selam ile.

  2. Kardes maide 33 te allaha ve resule karsi savasanlar diyor,maide 34 te de siz onlara ustunluk saglamadan tovbe edenler haric diyor,ustunluk saglamadan tovbe edenler dedigi icin maide 33 te anlatilanlar savas halindeyken yapilmasi gereken emirler olmali bence.

  3. HAC suresinin 15.ayeti artık istenmeden mi böyle meal ediliyor yoksa bilerek yapılıp insanların hakkı hakikati öğrenmemeleri için mi yapılıyor anlamış değilim. Mesela bir dinsiz eline Kur’anı almış okuyor bir bakıyor ki 16.ayette “İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir.” yazıyor. 15.ayetin çevirisinin öncesindeki ayetlerle alakası olmadığını görüyor kendi içinde de tutarsız noktaları var hem de akla mantığa da uymuyor. Bu adam nasıl islama girecekte müslüman olacak. Hani bunun neresi apaçık diye sormaz mı?
    Bu ayetin öğrenilmesi demek şeyhlerin cemaatlerin insanların dini imanı üzerinden geçinen tüm toplulukların devre dışı kalması demek olduğu için yapıldığı aşikar. Buna sebep olan herkes bunun hesabını Allah’ a verecek.

  4. HAC 11-16 ayetlerdeki şirkle iman arasındaki kararsızlığı Türk toplumunun kanayan yarasını anlatmaktadır.
    Arzularını ve menfaatlerini öne alanlar, Allah’ın her şeyi vermesini ama emir vermemesini isterler. Bazıları da Allah’a kulluğu, dünyalık elde etmenin vasıtası sayarlar. İşler iyi giderse sevinir, dine sarılırlar. Kötü giderse umutsuzluğa kapılır, yoldan çıkarlar. Bunlar dine, doğru olduğu için değil, menfaatlerine uygun düştüğü için uyarlar. Menfaatleri değişti mi kararları da değişir. Onun için bunlara kararsızlar demek uygun olur. Allah Teâlâ bunlarla ilgili olarak şöyle buyurur:
    “İnsanlardan kimi Allah’a sınırda kulluk eder. Eline bir imkân geçse rahatlar; başına bir sıkıntı gelse yüz çevirir. Böylesi dünyayı da kaybeder âhireti de. Apaçık kayıp budur işte.
    Allah’ın yakınından, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır. İşte bu, pek derin bir sapıklıktır.
    Zararı yararından yakın olan kişiyi de yardıma çağırır. O ne kötü bir veli ve ne kötü bir yandaştır.
    Allah, iman eden ve iyi işler yapanları içinden ırmaklar akan Cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar.
    Kim Allah’ın, dünyada da âhirette de kendine asla yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir sebebe tutunup göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkiyi derhal kessin ve baksın ki, bu yol kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?”(Hac 22/11-15)

    Sıkıntıya düşen kişi, Allah’a yakın bildiği aracılara başvurarak destek almaya çalışır. Sıkıntıyı bu yolla gidermeye çalışmak, Allah’a ortak koşmak ve çıkmaza girmek olur. Bütün ümitler yok olur gider. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Allah’a ortak koşan öyle olur ki, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyordur.” (Hac 22/31)

    Yapılacak tek şey, derhal aracıları bırakıp doğrudan Allah’a yönelmek ve sabır göstererek onun yardımını beklemektir. Allah, bizi sıkıntılara sokmak suretiyle imtihanını tamamlayacağı için sabır çok önemlidir. Bunun hemen arkasından şu âyet gelir:
    “İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Şüphesiz Allah, isteyeni yola getirir.” (Hac 22/16)

    Bu âyetlerin, şimdiye kadar yapılmış bir çok tefsiri vardır. Buna geleneksel yöntem diyoruz. Bir de onu Kur’ân’la açıklama yöntemi vardır. Bu yöntem, Kur’ân’ın açık olmasının ne anlama geldiğini göstermektedir.

    Geleneksel Yöntem
    Tefsirlerde ve meallerde bu âyet üç şekilde açıklanmıştır:

    1- Birinci açıklamaya göre, “Kim ona, Allah’ın dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa” bölümündeki “o” zamiri ile Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’e işaret edilmektedir. Bu görüşte olanlar kendi aralarında ikiye ayrılırlar. Bir gruba göre âyetteki sebeb (السبب) ip, sema (السماء) ise evin tavanı anlamındadır. O zaman âyetin meali şöyle olur:
    “Her kim Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi?”
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Sadak, Suat Yıldırım, Muhammed Hamidullah ile Ali Özek, Hayrettin Karaman ve arkadaşları bu anlamı tercih etmişlerdir.
    İkinci gruba göre âyetteki sema “gök”, sebeb ise bildiğimiz “sebeptir”. O zaman âyetin meali şöyle olur:
    “Her kim Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa bir sebeple göğe uzanıversin de ona Allah’tan gelen vahyi kessin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi?” Mustafa Hizmetli bu anlamı tercih etmiştir.
    2- “O” zamiri âyetin başındaki “من (men)=kim”i gösterir. Sebeb, ip, sema evin tavanı anlamındadır. Bu durumda meâl şöyle olur:
    “Her kim kendine, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi?”
    İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Süleyman Ateş, Ahmet Ağırakça ve Beşir Eryarsoy bu anlamı tercih etmişlerdir.
    Taberî, Zemahşerî ve İbn Kesîr bu iki anlamdan birincisini tercih etmişlerdir.
    3- Üçüncü görüş şöyledir: Sema ile kastedilen bildiğimiz göktür. Sebeb, ip anlamınadır. Yukarıda “ilişkiyi kessin” diye tercüme edilen ليقطع (=liyakta’) ise “yol katetsin” demektir. Yani dünya ile ilişkisini kesip göğün yukarısına doğru gitsin, peygambere gelen yardımı engellemeye veya kendi için rızık elde etmeye gayret etsin, demek olur. Muhammed Esed bu anlamı tercih etmiş, farklı olarak sebeb kelimesine yol anlamını vermiştir. Onun Türkçeye tercüme edilen meali şöyledir:
    “Kim Allah’ın kendisine bu dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin ve böylece görsün bakalım bu hilesi onu sıkıntısından kurtaracak mı?”
    Bunlardan bazıları, bu âyetin, Hac Suresinin 11 ve 12. âyetleriyle ilişkili olduğunu söylemiş ama bunun nasıl bir ilişki olduğunu göstermemiştir.
    Yukarıdaki tefsir ve meâllerin anlaşılamaz olduğu ortadadır. Çünkü âyet bağlantılarından koparılmış ve bir boşluk doğmuştur. Boşluğu gidermek için yeni hatalar yapılmış, bir hata diğerini doğurmuştur.
    Geleneksel Yöntemleri Tahlil
    1- Birinci yorum hatalıdır; çünkü “O” zamiri ile Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’e işaret edilmesi imkânsızdır. Zamirler, kendilerinden öncesini gösterirler. Hac Suresinin 1. âyetinden buraya kadar bir tek yerde Allah’ın Elçisinden söz edilmemiştir.
    Bu anlamı verenlerin birinci grubuna göre, Nebî düşmanı olup Allah’ın ona, dünyada da ahirette de yardım etmeyeceği kanaatinde olan kişi intihar etmelidir. Böyle bir kişi sadece mutlu olur. Hiç ona, “öfkeni gidermek için intihar et”, denir mi?. Bu tefsiri yapanlar, satır arasına bazı şeyleri sıkıştırarak düzeltme yapmaya çalışmışlardır. Elmalılı’nın şu sözü, bu konudaki ortak tavrı yansıtmaktadır: “Yani onun o zanda bulunması, kin ve kıskançlığından, Nebînin dünya ve ahirette ilahi yardım görmesini ve başarıya ulaşmasını istememesindendir.”
    “O” zamiri ile Allah’ın Elçisine işaret edildiğini söyleyenlerden ikinci gruba göre bu kişi göğe uzanıp gelen vahyi kesmeliymiş. Böyle bir şeye kimin gücü yeter? Allah kimseye, gücünün yetmediği yükü yüklemez. Allah Teâlâ’nın, Elçisine yaptığı şu uyarıyı düşünmek gerekir.
    Onların yüz çevirmesi sana ağır gelince yeri delmeye veya göğe merdiven dayamağa gücün yetseydi onlara bir mucize getirirdin.” (En’am 6/35)
    Hac Suresinin 15. âyeti şöyle bitiyor: “…baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi?” İntihar edip ölen kişi dönüp neye bakabilir?
    Zemahşerî diyor ki: Tuzak (كيد=keyd) denmesi, yapabileceği başka bir şey olmadığı içindir. “…. baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi? sözü de, “hayal dünyasında böyle bir şeyi tasarlasın da baksın ki, Nebîye gelen ve kendini öfkelendiren yardımı kesebilir mi?” anlamınadır.
    Göğün yukarısına doğru ip uzatılabilir mi? Yahut dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına hangi yolla gidilebilir? Bunu bugünkü uzay çalışmalarına delil gösterme imkânı da yoktur. Çünkü bu yorumu yapanlar, Nebînin hayatında, ona muhatap olan kâfirleri hedef almışlardır.
    2- İkinci yorum da tutarsızdır. Allah’ın kendine dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanan kişinin öfkesini giderecek hile, yardım almasını sağlayacak hile olur. Yoksa kimse intihar için hile yapmaz. Allah kendine ahirette de yardım etmeyecekse neden intihar etsin? Allah’ın Kitabında böyle anlamsız bir şey olur mu?
    3- Üçüncü yorumun da tutarlı yanı yoktur. Dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına doğru gidiş, Nebîye gelen yardımı engellemeye veya kendi için rızık elde etmeye gayret nasıl olabilir? İnsanların göğe zaten ulaştıkları bir yol var mı ki, Muhammed Esed âyete, “… göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin” şeklinde anlam veriyor.
    Bu bölümde Hac Suresi’nin yalnızca 15. âyeti üzerinde durulmuştur. Geleneksel yöntemde âyetlerin öncesi ve sonrası ile ve diğer âyetlerle bağlantısı yeteri kadar gösterilmediğinden 15. âyetle bağlantılı olan 11’den 16’ya kadar olan âyetler de anlaşılamaz biçimde yorumlanmıştır. Konunun bu yönü bundan sonraki bölümde ele alınacaktır.

    Kur’ân’ın Yöntemi
    Kur’ân’ın diğer âyetleri gibi Hac Suresinin 11’den 16’ya kadar olan âyetleri hem birbiriyle hem de diğer âyetlerle ilişkilidir. Şimdi bu âyetleri ve ilişkiler ağını görelim.

    11. Âyet: “İnsanlardan kimi Allah’a sınırda kulluk eder. Eline bir imkân geçse rahatlar; başına bir sıkıntı gelse yüz çevirir. Böylesi dünyayı da kaybeder, âhireti de. Apaçık kayıp budur.” Her insan, bu dünyada imtihandan geçirilecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    Sizi, biraz korku, biraz açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltme ile ağır bir imtihandan geçireceğiz; bundan kaçış olmaz. Sen sabır gösterenlere müjde ver. Onlar başlarına bir sıkıntı geldiğinde şöyle derler: “Biz zaten Allah’a aidiz; nasıl olsa ona döneceğiz.” Onlar üzerlerinde Allah’ın verdiği olgunlukları ve bereketi taşırlar. Yola gelmiş olanlar işte onlardır.” (Bakara 2/155-157)
    Başına gelen sıkıntıya katlanamayan kişi, ondan kurtulmak için Allah’a yakın gördüğü birinin ruhâniyetini aracı koymaya çalışır ve yoldan çıkar. 12. âyet onu söylüyor.
    12. Âyet “Allah’ın yakınından, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır. İşte bu, pek derin bir sapıklıktır.”
    Çevremizdeki Müslümanlar böyle durumlarda Eyüp Sultan gibi yatırlara koşar, onları Allah’a yakın gördüklerinden ruhaniyetinden yardım isterler. Halbuki bunlar ölmüş kimselerdir. Bizi duyamaz ve cevap veremezler. Kıyâmetten önce onlarla görüşme imkânımız da yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz. Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir.” (Ahkaf 46/4-5)
    Bu şahıs, daha sonra Allah’a yakın bildiği bir din büyüğünü araya koymaya çalışır. Ona bağlanıp manevi yardımını almak ve sıkıntıdan kurtulmak ister. 13. âyet onu gösteriyor.
    13. Âyet “Zararı yararından yakın olan kişiyi de yardıma çağırır. O ne kötü bir yardımcı ve bu ne kötü bir cemaat üyesidir.” Halbuki yardım istediği kişi de yardıma muhtaçtır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (A’râf 7/197)
    “De ki, Allah’ın yakınından yardım beklediklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler. Zaten Rablerinin yakınından yardımcı çağıranlar, onun rahmetini umdukları ve azabından korktukları sırada, kim ona daha yakın diye vesile ararlar. Rabbinin azabı cidden korkunçtur.”85 (İsrâ 17/56-57)
    Bu şahıs, aracı yaptığı din büyüğünün cemaatine girer; ona kul olur, hediyeler, adaklar sunar, huzurunda saygıyla eğilir ve şirke düşer. Eline bir şey geçmeden en büyük zarara uğrar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın yakınından tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler.” (Yasin 36/74-75)
    İnsanların çoğu, olağan üstü saydıkları bir kısım varlıkları, ata ruhlarını, bir de Allah’a yakın bildikleri kişileri araya koyarak isteklerini Allah’a ulaştırmaya ve kabul ettirmeye çalışırlar. İşte bu, İslam ile batıl inançları ayıran temel farktır.
    11, 12 ve 13. âyetler, bu yola giren bir Müslüman’ın pek derin bir sapıklığa düşmüş olacağını, hem dünyayı hem de âhireti kaybedeceğini bildiriyor. İşte apaçık kayıp budur.

    12. âyette yardıma çağrılan için “ما” ma=şey, 13. âyette ise منmen=kişi kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca 12. âyette yardıma çağrılanın, zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şey olduğu belirtilirken, 13. âyette, zararı yararından yakın olan kişi olduğu ifade edilmektedir. Bunlar, yardıma çağrılan iki farklı şeyi gösterdiğinden meâl ona göre yapılmıştır. Ama geleneksel yöntemde bu farklar görülmemiş, her iki âyette de yardıma çağrılanın putlar olduğu sanılmıştır. Çağdaş tefsircilerden Muhyiddin ed-Dervîş 13. âyeti, 12. âyetin tekrarı, onun bedeli saymıştır. Bedel, bir kelime veya cümlenin diğerinin yerine geçmesidir. İkinci âyeti birincinin bedeli saymak aradaki farkları görmezlikten gelip birinci âyete de ikinci âyetteki anlamı vermek olur. Yani ikinci âyet, mana olarak birincinin tekrarı sayılmış olur. O zaman birinci âyetteki, “zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şey” ifadesi ikinci âyette; zararı yararından yakın olan kişi olarak değiştirilmiş olur. Bu yorumcular, yardıma çağrılanın put olduğuna karar verdiklerinden; putun zarar verebileceği, yarar da sağlayacağı, ama zararının yararından yakın olduğu ortaya çıkar. Bu, çok sayıda âyetle çelişir.
    Meşhur müfessir ez-Zemahşerî, hatadan döneceğine şunları söylemiştir: “Eğer dersen ki, putların zarar vermesi veya fayda sağlaması reddedilmişken bu iki âyette var gösterilmiştir; bu bir çelişki değil midir? Derim ki; mana kavranırsa bu anlayış ortadan kalkar. Şöyle ki, Allah Teâlâ, kâfiri zavallı duruma sokmuştur. Çünkü o, fayda ve zarar verme gücü olmayan cansız bir maddeye
    kul olur. Cahilliği ve sapıklığı sebebiyle inanır ki, şefaat isteyeceği zaman puttan yararlanacaktır. Sonra bu kâfir, Kıyâmet günü putlar sebebiyle zarar gördüğünü, onlara kul olduğu için Cehenneme girdiğini, iddia ettiği şefaatten de bir iz olmadığını görünce bağırıp çağırır ve şöyle der: “Zararı yararından yakın olan kişi!.. O ne kötü yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır.”
    İkinci âyet birincinin bedeli olduğundan “çağırır” ifadesi tekrarlanmış olur. Sanki Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Allah’ın çevresinden, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır da çağırır.” Sonra da sanki Allah, şöyle devam etmiştir: Mabut sayıldığı için “zararı”, şefaatçi sayıldığı için “yararından yakın olan kişi” ne kötü yardımcıdır!”
    Zemahşerî’nin birinci yorumu kabul edilemez. Ebedi Cehenneme mahkum olmuş kâfir o anda, putun hangi yararını bekleyebilir ki “zararı yararından yakın” desin?
    İkincisi hiç kabul edilemez. Çünkü o yorum, putun şefaatçi olacağını kabul etmek olur. Muhyiddin ed-Dervîş diyor ki; 12. âyetle ilgili yorumların sayısı yediye ulaşır. Ancak onların hepsi mantık dışıdır… İkinci âyeti birincinin tekrarı sayıp da bu işin içinden çıkmak elbette mümkün olamaz. Bunlar, insanların din perdesi altında nasıl sömürüldüğünü görebilselerdi âyetleri doğru yorumlarlardı.
    12. âyetin sonundaki العشير (el-aşîr) kelimesi de önemlidir. Aynı soydan gelip birlikte yaşayanlara aşiret (العشيرة) denir. Aşîr ise, aynı soydan olan veya birbirini tanıyanlarla birlikte yaşayan kişidir. Bugün buna parti, grup veya cemaat üyesi denir. Allah’a yakın olduğuna ve manevi yardım yapacağına inanılan kimselerin etrafında bir cemaat oluşur. Onlara sığınanlar cemaate girer ve orada olmanın bazı faydalarını görebilirler. Âyette sözü edilen menfaat bu olmalıdır. Şu âyet, böyle bir menfaate dikkat çekmektedir:
    (İbrahim şöyle) demişti: “Allah ile aranıza koyduğunuz putlara tutulmanız sadece bu hayatta birbirinize karşı bir sevgi ortamı oluşsun diyedir. Sonra, Kıyâmet gününde biriniz diğerini tanımayacak ve biriniz diğerine lanet edecektir. Varacağınız yer o ateştir; size yardım eden de olmayacaktır.”‏(Ankebut 29/25)

    14.Ayet “Muhakkak ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içinden ırmaklar akan Cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.”
    Allah, iman eden ve iyi işler yapanları içinden ırmaklar akan Cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar. Bunlar sıkıntılar karşısında yüz üstü geri dönmeyip sabır gösterenlerdir. Bu zor bir iştir.
    15.Ayet “Kim Allah’ın kendisine, dünyada ve âhirette yardım etmeyeceği kanaatine varmışsa bir sebebe tutunup göğe (Allah’a) yönelsin, diğer ilişkiyi derhal kessin; baksın ki, bu yol, kendini bunaltan şeyi gerçekten giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?”
    Yukarıda sözü edilen kişinin aracılarla Allah’ı ikna çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış, bu onu bunalıma sokmuş ve korumasız bırakmıştır. Aslında o, her şeyin Allah’ın elinde olduğunu da bilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi çekip çeviren kim? Onlar: “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki; öyleyse hiç sakınmaz mısınız? İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus 10/31-32)
    Sıkıntı geçmeyince, Allah’tan kendine dünyada da ahirette de yardım görmeyeceği kanaatine varır. Allah, sonsuz merhameti ile şöyle demiş oluyor: “O yanlış yolları bırak, emrime uy ve doğrudan bana yönel. Bunalımdan çıkıp çıkmayacağını gör.”
    Âyette geçen kelimeler:
    a) فليمدد (fe’l-yemdud) med kökündendir. Med, çekip uzatmak ve bir vasıtayla biriyle dikey ilişki kurmak anlamına gelir.
    b) السبب (es-Sebeb), aracı, vesile, vasıta anlamınadır.91 Müslüman Allah ile arasına aracı koymaz, çünkü o kendine, şah damarından daha yakındır. Ama Müslümanın da sarılacağı sebep ve vesileler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona bir vesile arayın. Onun yolunda gayret gösterin. Belki umduğunuza kavuşursunuz.” (Maide 5/35) Âyetteki vesile, elif lamlıdır, yani bilinen, Kur’ân’ın bir çok yerinde açıklanmış olan vesiledir. Mesela bir âyet şöyledir:
    “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153) Bir başka âyette de şöyledir:
    “Kimler inanmış, iyi işler yapmış, namazı sürekli kılmış, zekâtı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.” (Bakara 2/277)
    c) السماء Sema, gök anlamınadır. “Bir sebeple göğe uzansın” ifadesi Allah’a duadan kinayedir. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dua ile ilgili aynı kelime kullanılmıştır.
    Yüzünün, zaman zaman gökte aranıp durduğunu görüyoruz.” (Bakara 2/144)
    ليقطع kelimesi, “diğer ilişkiyi kessin” diye tercüme edilmiştir. Çünkü o kişiyi bu hale sokan, Allah ile arasına arabulucu koyma çabasıdır. Arabulucu saydığı kişiye Allah’a benzer özellikler yakıştırması gerektiğinden şirke düşer. Şirk, bağışlanmayacak bir suçtur. Dolayısıyla o ilişki derhal kesilmelidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    Allah şirki bağışlamaz, onun dışında kalanı doğru tercihi yapan için bağışlar.” (Nisa 4/48) Burada ثم =sümme atıf edatına derhal anlamı verilmiştir. Çünkü bu kelime, aşağıdaki âyette olduğu gibi مع =maa beraberlik anlamına gelir.
    “O, aynı zamanda iman edip birbirine sabrı tavsiye eden ve merhametli olmayı tavsiye edenlerden oldu.” (Beled 90/17)
    d) Âyetin sonunda yer alan هـل=hel soru edatı, somut bir olayla ilgili olumlu cevap almak için kullanılır. Zihinde canlandırılan (tasavvur), yahut olumsuz cevap beklenen bir soruda kullanılmaz. Geleneksel yöntemde bunun tam tersi bir anlam verilmiştir. Anlamı doğru verebilmek için soru; “…giderecek mi yoksa gidermeyecek mi?” şeklinde tekrarlanmıştır.
    e) كيد, keyd bir şeye yaklaşma, çare bulma ve gayret gösterme anlamına gelir. Kişinin kendine keydi, kendine iyilik yapması, yönünü iyi belirlemesi demektir.94 Âyette geçen keyd, kişinin kendine keydi olduğu için “bu yol” diye tercüme edilmiştir Keyd, مكر mekr anlamına da gelir. Mekr, bir çıkış yolu göstererek birini yöneldiği taraftan çevirmektir. Türkçede buna hile veya aldatma denir. Keyd hedefine göre ikiye ayrılır. Biri hainlerin keydidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: َ Allah hainlerin keydini başarıya ulaştırmaz.” (Yusuf 12/52)
    Diğeri de iyilik yapmak isteyenlerin keydidir.
    Böylece Yusuf için bir çıkış yolu (keyd) gösterdik.” (Yusuf 12/76)
    f) غيظ = ğayz kelimesi hışım ve gazab, tansiyonun yükselmesinden doğan ve giderek artan kızgınlık anlamına gelir. Bu kızgınlık kişiyi bunalıma sokacağı için bunalım diye tercüme edilmiştir.
    İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Şüphesiz Allah, isteyeni yola getirir.” (Hac 22/16)

    16.Ayet: “İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Şüphesiz Allah, isteyeni yola getirir.”
    Âyetleri, öncesi ve sonrasıyla ve diğer âyetlerle birlikte anlamaya çalışınca anlatım, gerçekten apaçık görülmektedir. Geleneksel yöntemde bu yola gidilmediği için o açık âyetler, anlaşılmaz hale getirilmiştir. Bu sebeple gelenekçiler, 16. âyeti farklı açıklamak zorunda kalmışlardır.
    Mesela Taberî’nin açıklaması şöyledir: “Allah Teâlâ diyor ki: Ey insanlar! Ölen bir kimsenin yok olmasından sonra ona yeniden hayat vermeye gücümün yeteceğini size delilleriyle açıklayıp izah ettiğim gibi aynı şekilde bu Kur’ân’ı, Nebîmiz Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, açık âyetler olarak yani Allah’ın yola gelmesini istediği kişileri doğruya yönelten işaretler olarak indirmişizdir.”
    Yukarıdaki örnek üzerinde düşününce, Kur’ân’ın açık kitap olmasının anlamı ortaya çıkmaktadır. Ama geleneksel yöntemde bu anlam kaybolmaktadır.
    Kur’anı yine Kur’anla açıklayarak ayetleri tahlil etmiş olduk.

    Bu ayetin yanlış çevirisinin derin anlamlarını ayrıca araştırırsak:
    Ayetteki tutunulacak sebep, iman edip iyi işler yapmaktır.
    Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)
    Bazıları sıkıntıya düşünce Allah’ın yardımını almak için Allah’a yakın bildikleri kişileri araya koyarlar. Önce Eyüp Sultan gibi yatırlara koşar, onun ruhaniyetinden yardım isterler. İstekleri olmazsa Allah’a yakın bildikleri din büyüklerine koşarlar. Onların bir kısmı doğru yolu gösterirler. Bir kısmı ise, sıkıntılarını gidereceklerini ima ederek gelenlerin kendilerine bağlanmalarını ve cemaatlerinin bir üyesi olmalarını şart koşarlar. Bunlar da Allah ile ilişkilerini onlar aracılığıyla yürütmek ve yardım alıp sıkıntıdan kurtulmak için onlara bağlanır; hediyeler sunar, huzurlarında saygıyla eğilirler. Bunların, Allah’tan aldıkları bir yetkiyle kendilerine yardım edecekleri hayalini kurarlar. Böylece ellerine bir şey geçmeden en büyük zarara uğramış, şirke düşmüş olurlar.
    Allah Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurur:
    Âlimlerini ve din büyüklerini, Allah ile aralarına rab olarak koydular. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa onlara verilen emir, sadece tek bir Tanrı’ya kul olmaları idi. Ondan başka tanrı yoktur. O, onların şirkinden uzaktır.” (Tevbe 9/31)
    Âyette geçen
    ارَبْحَأ (ahbâr); iz anlamına gelen حبر (hibr)’in çoğuludur. Bildikleri insanların gönlünde iz bıraktığı için âlim anlamında kullanılmıştır. el-Halil b. Ahmed’e göre حبر; din âlimlerinden bir âlim demektir; ister zimmi olsun, isterse ehl-i kitaptan iken Müslüman olmuş olsun.
    ْانَبْهُر (ruhbân): Tekil olabildiği gibi rahib kelimesinin çoğulu da olabilir. Kökü, ruhbanlık yani الرهبانية (er-Ruhbâniy-ye)’dir; “çok ibadet yükü altına girme” anlamına gelir. Bizde bu işi yapanlara sofu, sufi veya derviş, onların başında olanlara da şeyh denir. Halk bunları din büyüğü kabul eder.
    أرباب (erbâb): Rab kelimesinin çoğuludur. Rab sahip demektir. Araplar kölenin sahibine rab derler. Yusuf aleyhisselam hapiste iken hapisten çıkıp krala içki sunma görevi alacak olan köleye şöyle demişti:

    “Rabbinin yanında benden bahset.” (Yusuf 12/42)
    Bizde kölenin sahibine efendi denir.Bir din büyüğünü, Allah ile kendi arasına bir rab, bir efendi olarak yerleştiren kişi ona tanrılık özelliği vermiş olur. Bu da kişiyi şirke sokar. Nitekim Hıristiyanlar da İsa aleyhisselamı araya sokar ve ona Rab derler. Kimi din büyüklerine “Efendi Baba” denmesi boşuna değildir. Yukarıdaki âyet mealine karşı yapılacak en tutarlı itiraz şu olur: “Ahbar ve ruhban kelimeleri, daha çok ehl-i kitabın din adamları için kullanılır. Siz bu mealle Müslüman âlimleri ve din adamlarını da bu kapsama sokmuş oluyorsunuz.” Bu itiraza şöyle cevap verilir: Din âlimlerini ve din büyüklerini efendileri kabul edip onların karşısında köle gibi olan ve onlara kayıtsız şartsız itaat edenler, onları Rab edinmiş olacakları için ehl-i kitapla aynı konuma düşmüş olurlar. Adiyy b. Hatim diyor ki, Nebî sallallahu aleyhi ve selleme geldim, boynumda altın haç vardı; “Adiyy, at o putu” dedi. Ondan yukarıdaki âyeti dinledim. Dedi ki, “Onlar bunlara ibadet etmediler, ama bir şeyi helal sayarlarsa helal saydılar, haram sayarlarsa haram saydılar.” Onları rab edinmeleri böyle oldu.

Leave a comment.

Your email address will not be published. Required fields are marked *.